27 Aralık 2010 Pazartesi

Mola

Etrafında sadece Tanrı’nın ve kendisinin görebildiği ruhani bir çerçeve vardı sanki bu sabah. Bu çerçevenin içinden dünyayı izliyor, insanlarla konuşuyor, gülüyordu. Etrafı aynalarla çevrilmişti; kimsenin göremediği yalıtkan duvarlar yüzünden cümleleri dünyaya ulaşmadan kulaklarında patlıyordu. Tek bir sözüyle tüm ülkeyi etkileyebilecek kudretteydi, ama şimdi sesini sadece kendi işitiyordu. 

Gösterişli ofisinden içeri girdiğinde misafir sandalyelerinde oturan gran tuvalet giyinmiş iki adamın ayağa kalkarak o her zamanki pişkin, samimiyetten uzak gülüşünü gördü. Nedense bunu bugün ilk kez fark etti: aynadaki adamın dudakları da geriliyordu. Midesi bulandı. Karşısında ayakta durup ceketinin önünü elleriyle kapamaya çalışan ama Türk göbekleri buna izin vermeyen adamların dudak kıpırtılarını görüyor, ama sadece kendi nefesini hissediyordu. Onlara gülümseyip “Tamam.” dedi. Adamlar biraz bekledikten sonra yüzlerinde şaşkın bir ifadeyle odadan çıktı. Kendisi de ne olduğunu merak etmişti, ama adamlar görüş alanından çıkar çıkmaz unuttu bile. Şimdi kocaman odada o çerçeve, aynalar ve sadece kendisi vardı. Sekreterini arayıp kimseyle görüşmeyeceğini söyledi, sekreter cevap vermeden kapattı ahizeyi. Kim bilir, belki yanıtlamıştı, bilemezdi. 

İçinde önemli bir randevuya yetişme telaşına benzeyen, bir şeyi unutmuş gibi bu belirsiz his onu rahatsız ediyordu. Biri dört bir yandan onu izliyordu. Her yerde o gözler: etrafındaki çizgiler bir şeyler anlatıyordu ve onun anlamasını bekliyordu sanki. 

Bedenini çok uzak hissetti bir anda. Kendine dışarıdan bakabiliyordu. Devasa krem rengi koltuğunda, bir çuval gibi yığılıp kalmıştı. Gözleri boş, anlamsızca önüne bakıyordu, kolları iki yana düşmüştü. Kulakları dikilmişti sadece. Bilmediği bir yerden anlamlandıramadığı sesler bir şeyler söylemeye çalışıyordu. 

 

Bir koşturmacaydı gidiyordu hayat. Her şeye sahipti, ne dese anında oluyordu. Ama derin bir boşluk vardı yüreğinde. Sabah kalkıyor; kocasıyla kısa- sessiz bir kahvaltı yapıyor; alışılagelmiş bir ayin gibi öperek onu yolcu ediyor; pahalı mobilyalar, nerden geldiğini bile hatırlamadığı türlü yiyecekler, geçen müzayedede bilmem kaç yüz bin euroya aldığı tablonun da asılı olduğu duvarlarla baş başa kalıyordu. Tüm gün, bütün dünya onundu. Ama yüreğindeki kara delik dolmuyordu! 

Oysa kocasına yalvarıyordu; istemiyorum bu pahalı mücevherleri, evleri, otomobilleri; heyecanlandığında elini tutmak, ağlamak istediğimde omzuna yaslanmak, özlediğimde sıcağını hissetmeyi özlüyorum. Ama ne yapsındı kocası; onlar için çabalıyordu o da işte, hatta bütün ülke için, insanlık için! O da üzülüyordu hem bu konuşmalar olunca, artık sussa iyi olacaktı. İşte şimdi o da çiçeklere anlatıyordu hayalindeki ahşap, yeşillikler içindeki küçük evi. Kocası apar topar çıkıp şehrin –hatta ülkenin- en mühim, en güvenli binasına işine gitmişti. Şu anda odasında, birazdan gireceği o önemli toplantıya hazırlanıyor olmalıydı. 

 

Gaipten bir ses duyuyorum, diye korktu adam. Ruhu gökyüzünden onu izliyordu sanki. Bu dünyada hayatının hesabını veriyordu kendine. Ne yapıyordu bu odada, yapayalnız? Seneler önce mütevazi hayatında bin bir güçlükle de olsa tutabildiği o küçük, sıcak el neredeydi şimdi? Bu etrafındaki kalın, aşılmaz duvarlar da beyin nesiydi? Ne zaman belirginleşmişti bu çizgiler ve o hangi alemdeydi tüm bunlar olurken? Gözlerinin içinde gördüğü bu yabancı da kimdi? 

Ağlıyordu şimdi, tutamıyordu içini. Bildiği her şey; evren ruh, insanlar, bulutlar: her şey işte, parçalanmış, yorgun ayaklarının önünde tuz buz, öylece duruyordu. Beyniyle gözyaşları yarışıyor gibiydi. Karısı, çocukları geçiyordu gözlerinin önünden. Ona kızıyorlar, onunla birlikte ağlıyorlar, ağlıyorlardı. Hepsi aynı anda konuşuyordu. İş koltuğunda değil de sinema koltuğunda gibiydi. Çocuğunu en son öptüğü zaman, kızının mezuniyetinde yanında olamayışı, karısının doğumuna yetişmesini engelleyen başkentteki lüks otelin açılışını izliyordu şimdi. Sesini kontrol edemiyordu. Durmadan özür diliyordu. 

 

Bu sırada kadın, gözleri uzaklara dalmış; boynunu büküp onu dinlercesine yüzüne bakan, pembe- sarı çiçeğiyle konuşuyordu. 

Çiğdem DEMİR 
08.01.2010 17.? 
“Aras Ören- Şansölyenin Gözüyle” etkisiyle

12 Kasım 2010 Cuma

o zaman

biz,
kollarımızı açıp
bağıra çağıra şarkılar söylerdik:
dünyayı kucaklayabilecekmişiz gibi.
çok küçüktük hem
ve
yazılmamıştı henüz bu şarkılar.

22 Eylül 2010 Çarşamba

O Şimdi Akademisyen

Evet başlıktaki gizli özne benim ve gerçekten de artık bir akademisyenim. Heyoooo! :)

Çocukluğumun düşlerindeki hakikati yaşıyorum. Bu nasıl bir mutluluk, inanın anlatamam. Bir yandan da nasıl büyük bir sorumluluk, külfet, kaygı... "Ya başarılı olamazsam, yeterince üretemezsem, bilimi takip etmekte geri kalırsam, sevdiceğime vakit ayırmazsam" misyonu taşıyan bir kurt düştü içime. Ve bir de nasıl bir yük vermişse toplum biz kadınlara, "Çocuk doğurmazsam, doğurup da bakamazsam.". Ah, bu düşünce beni o kadar yoruyor ki bugünlerde, Elif Şafak'tan bile güzel bir, evde kalmış kızın manifestosu yazabilirim. Toplumsal baskının içini didik didik edebilirim. Ne kadar uzak oysa, ne gerek var ki şimdi bunları düşünmeye ama bilemediğim bir fırtına aldı, koydu beni bu garip duygunun içine. Hemen koştum gittim Siyah Süt'ü aldım, postnatalin tüm semptomlarını ezberledim, çocuk yapmakla kariyeri arasında sıkışıp kalmış akademisyen, yazar birçok kadının hayatını araştırıp durdum. Hangisi daha mutlu olmuş karar verebilmek için. Oysa Elifciğimin de dediği gibi bu yolun doğrusu yanlışı yok, çocuk yapmaktan başka amaç belirlememiş ev hanımı da, çocuk da yaparım kariyer de diyen maharetli kadın da, sadece kariyerine odaklanan başarı odaklı kızcağımız da haklıydı. Ve Sılacığımın da dediği gibi de, "En doğru zaman, canım istediği zaman." .

Ve ben şu an sadece yazmak, konuşmak, tartışmak, en nihayetinde iyi bir bilim insanı olmak istiyorum!

Kadın Olmak Zor Zanaat!

Hani Nazım te yıllar önce demiş ya "Çekilmez bir adam oldum yine. Uykusuz, aksi, lanet..", işte ben de çekilmez bir hatun olup çıkıyorum bazen: huzursuz, aksi, lanet. Öyle çok kızıyorum ki ve neye bu denli kızdığımı bile bilmiyorum. Sırada önüme geçtiğini düşündüğüm amcaya, laf atan genç delikanlıya, biraz soğuk cevap veren sevgilime. O kadar kızıyorum ki kızgınlığım kulaklarımdan ve gözlerimden fışkıracak sanıyorum. Ki çoktan çıkmış oluyor dudaklarımın arasından. Avaz avaz bağırıyorum, kaş çatıyorum, üzülüyorum, büzülüyorum. Neye- ne için bu kadar kızgınım, ne beni böyle geriyor bir türlü anlayamıyorum. Sıradaki amcaya da diyemiyorum ki "Muayen günümdeyim amcacığım hoş gör, bugünlerde hormonlarımı kontrol edemiyorum.". Kendimi fıstıklı çikolata, bilimum abur cubur ve meyveye veriyorum. Bir şiir okuyorum, ağlıyorum. Bir satır görüyorum, sayfalarca yazıyorum.

Sonra güneş doğuyor, yeni birgün oluyor. Her şey sütliman. Nerde o şirret kız. Aman ne de masum, ne kadar anlayışlı. Şimdi her şey mümkün onun dünyasında. Birgün önce yanında geçtiğinde rüzgarına kızdığı dedeye gülümseyerek günaydın diyor. Işıklarda durduğu halde onu indirmeyen şoförü dövmekten beter etmek yerine "Siz de haklısınız." diyor ışıl ışıl. Öyle ışıltılı ki şoför amca bile şaşırıyor: Tüm kapıları açıyor!

Ah! Kadın olmak zor zanaat. Dur durak bilmeyen bir nehir. Öyle derin. Boğulmayı göze almadan anlamına eremediğin.

Ah, kadın olmak zor zanaat! Seve seve uğraştığın bir küçük nakışa tüm zamanlarını vermeyi hiçe saydığın...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Benim de Artık Bir 'Blog'um Var! :)

Senelerdir, evet seneler oldu, hep bir blog sayfam olsun, böyle arada bir bana sağdan sağdan gelenleri sevgili okuyucularımla yavaştan paylaşmayı çok istedim. Bu isteğimi de sevgilim olacak şahsiyete bir ipucu olarak vermeme rağmen, kendisi çok ince bir insan olması münasebetiyle bir türlü hazırlayıp da bana hediye edemediğinden, dayanamadım, "Tek taşımı kendim almadım belki ama kendi blogumu kendim kurabilirim. Hadi Çikocuum, yapabilirsin." dedim kendime ve hemen harekete geçtim. Tembel tembel oturmayı özlediğim bugünlerde de bunu, vantilatörün önünde, cancazım kardeşimle ve de zevkle, pinekleyerek yaptım. İşte bu heyecanlı ve eğlenceli sürecin sonunda -bir belediye başkanı edasıyla söylüyorum bunu, hissettiniz değil mi :) - benim de pembeli-mavili, sardunyalı-şiirli bir blogum var artık. Hadi bakalım, ilk yazmayı öğrendiğimden beri doldurduğum binlerce defterden sonra burda neler birikecek görelim. Sevgilerle...

Uyarlama :)














                                                                   ofancıııım seni ben
                                                                 çiçeklerden yemişten
                                                                 sarı saçlı bebeğimden
                                                                canımdan çok severim

                                                               gitme hep yanımda kal
                                                                    beni kollarına al
                                                              pembe gülden daha al:)
                                                                yanağından öperim :))

Derinlemesine

 
Banliyö treninde küçük çocuklar selpak satıyor. Ramazan olduğu için su satmaktan çekiniyorlar sanırım. Şimdi o çekik gözlü, çilli, ince sesli çocuk önümde durup güç bela bir selpak çıkardı poşetinden. "Dersane param abla, dersane param." dedi, gözümün içine baktı. Almayacağım anlamına gelen bir baş hareketi yaptım, arkadaki yolcuların tarafına gitti belki alırlar umuduyla.
Nasıl ezilerek söylüyordu: "Dersane param." Oysa onun mu ezilmesi gerekiyordu; yoksa çocuğun bu tehlikeli yollarda, kim bilir ne maceralara yol açacak bu işi yapmasına sebep olanlar mı?

Çalışıyordu işte. Belki de dünyanın en onurlu işini yapıyordu. Neden almamıştım selpağını? Dilenmiyordu ki... Çocuk gururuyla ve insanların da yanlış tepkilerinden korkarak biraz, rahatsızlık verici bir şey yaptığını sanıyordu: Sesini daha da incelterek "Dersane param." diyordu.

Oysa ben değil miydim sokakta çalışan çocuklar için projeler yazıp çizen, onlar için üzülen, bir şeyler yapmaya göz karartan? Peki, şimdi, bu çocuğun ihtiyacı olan şeyi ondan daha mı iyi biliyordum?

İşte yine karşımda, aklımdan geçeni okur gibi "Vereyim mi abla?" diyor. Saniyeler içinde beynimden geçen tüm bu düşüncelerin ağırlığı altında, elimle yanıma oturmasını işaret ederken bir yandan da küçük çantamdan para çıkarmaya uğraşıyorum. Geliyor, yanıma oturuyor. "Gerçekten dersane paran mı?" diyorum. Cevap veriyor: "Evet.". "Kaça gidiyorsun?", "7'ye abla.". "Aferin sana."

Bu sırada paramı çıkarıyorum, bir lirasını uzatıyorum. Bir lira bir selpak için fazla geliyor, "Bir tane daha vereyim abla." diyor. Alıyorum selpakları, çantama koyuyorum. Karşımda minnetle teşekkür ediyor.

Ben başımı pencereye dayayıp bu düşünceler içinde kaybolup yazma isteğiyle dolup taşarken o, vagonun diğer kısmına, elinde kalan selpakları bitirmek ümidiyle yürüyor. Bir yandan da tiz sesini daha da incelterek, "Dersane param." diyor!

Evlilik Aşkı...

Bir tutturmuşlar, "Evlilik, aşkı öldürür."! Yahu, gerçekten evlilik midir aşkı öldüren, yoksa bunu söyleyen dilin, dünyanın en ruhsuz cümlesine inanan kalbin/ beynin mi?
Üniversite yıllarındayken -uzun zaman geçmiş gibi hissediyorum.- İbrahim Yıldırım Hocamız evliliklerden ve aileden bahsederdi. "Alın sevdiceğinizi, konuşun." derdi. "Bazen görüyorum, çimlerde oturuyorsunuz, dizine yatmış, sohbet ediyorsunuz. Gülümseyerek bakıyorum ve ne konuştuğunuzu çok merak ediyorum. havadan- sudan, facebooktan, alışverişten bahsetmek yerine gelecek hedeflerinizi sorun birbirinize. İlkelerinizi, kendinizi nasıl gördüğünüzü/ görmek istediğinizi, evlilikten ne anlayıp beklediğinizi..." İşte, evliliğin fütursuzca aşkı öldürdüğünü savunanlara bir çırpıda, "Bunları yaptınızı mı evlenmeden önce?" diye sormak istiyorum! Sevgi mesajları çekmek, sinemaya gitmek, öpüşmek, naz etmek dışında geleceğe, evliliğinize dair konuştunuz mu?

Peki, siz hiç düşündünüz mü evlenmeden önce: "Ben" evlilikten ne bekliyorum!

Bazen, kendimizin bile farkında olmadığımız şeyleri karşımızdakinden bekleriz bilinçsizce. Onun eksikliğini yaşadığımızda fark ederiz ancak eksikliğini. Öyleyse, neden her zaman bu boşluk duygusunu yaşamayı bekliyoruz? Kendimizi ne kadar tanıyoruz?

Evlilikten ne beklediğinizi konuştunuz mu diyorum. Ama bunu, o duygusuz cümledeki "evlillik" kelimesinin anlamıyla kullanmıyorum. Mobilyalardan, altınlardan, paradan değil kastım yani. Evleneceksiniz de ne olacak? Ne için istiyorsunuz bunu? "Sevdiğim için, düzen için" gibi soyut cevaplar da değil beklediğim. Somut olarak hangi değişimi düşlüyorsunuz? Birbirinizin hayatında nerelerde duracaksınız? Nerelerde müdahale hakkı verip/ alıp nerlerde "mahremim" diyebileceksiniz? Gelecekte kendinizi nerede, nasıl görüyorsunuz?

Merak ettiğiniz, aslında içinizi kemiren ve hatta heyecanlandıran, belki henüz fark edememiş olduğunuz, ama evliliğinizin aşkınızın katili olmasını engelleyecek soruları bulun ve birbirinize sorun. Sorun ki bilin. Seneler geçtikçe evlilik yıldönümünüzün üzerinden (evliliğinizin değil ha) siz de o katı cümleyi inanarak söyleyebilen katı yüreklerden olmayın!

Kargalaaar: Sevdiğim ooo(l)! :)
















Beğenmediği-n-iz kargalar bile bizden daha sosyal, yardımsever ve evlilik ustaları. İşte kanıtı:

Kargalar doğada oldukça sosyallerdir. Kendi türleriyle etkileşim içinde olmak (ya da birbirlerini etkilemek) onlar için çok önemlidir. Erkek kargalar arzu ettikleri dişiye kur yaparlar. Erkek dişiyi elde etmek için tüylerini kabartır, kasıla kasıla yürür, dişinin yakınında uçar. Bir kez çiftleşti mi, bu ömür boyu devam eder. Kargalar yalnızca kendi ailelerini savunmak ve korumakla kalmaz, ayrıca diğer kargaların da yardıma ihtiyaç duymaları ya da tehlike içinde olmaları durumunda yardıma gelirler. Kargalar işbirlikçi hayvanlardır. Her iki ebeveyn karga da yumurtaların üzerine oturur. Ailenin her üyesi yavruların bakımında yardım eder. Yuvalama dönemi gelince genç kuşlar anne babalarına, yuvalama materyalleri bulmaya yardım ederler. Anne karga yuvalama materyallerini rahat ve yumuşak bir yuvaya dönüştürür. Kuluçkadaki yumurtaların sayısı genellikle 4 ile 6’dır.
Kargalar oyunbazdır: Neden tavşanlara tuzak kuramadığını düşünen fakat gerçekte bunu kargalar üzerinde deneyen bir adamla ilgili. Adam ve arkadaşları sık sık kargalara ateş ederler fakat çok az başarı elde ederlerdi ( Kargaların itinayla hazırlanmış takım koruma sistemleri vardır). Böylece, günün birinde adam onları korkutacak bir planla çıkageldi. Yere çok büyük aynalar yerleştirecekler ve böylece kargalar kendi yansımalarını aynada görecekler ve kendi görüntülerinden korkacaklardı. Aslında kargalar aynalar için oldukça meraklandılar. Fakat daha sonra alışılmadık bir biçimde ,teker teker, aynaların tüm yüzeyini kaplayacak şekilde dışkılarını bırakarak bir geçiş yaptılar. Tüneklerinin yanına doğru ilerlediler ve maskaralık yaparak deli gibi bağırdılar. Doğal olarak neden birisinin kargayı ya da kuzgunu kendine arkadaş olarak seçmekten kaçındığını anlayabiliyorum. Bu kadar zeki, marifetli, koruyucu, maceracı ve bir sürü ilgi çekici oyun özelliklerine rağmen, güven/korku meselesi ilişkiyi alt üst edebiliyor. Fakat ben kuşları aile ve arkadaş ile uyumlu görmeyi tercih ediyorum. Ben onları esnek, uyumlu ve zekayı teşvik eden kuşlar olarak görüyorum. Ben onların susuzluğu her zaman bir içgüdü olarak algılamalarını ve her zaman çıkarlarına ve verimliliklerine uyan yeni şeyleri test etmelerini beğeniyorum. Ve ben kuzgunu, Alaskalıların düşündükleri gibi, ihtiyaç duyulduğunda ve dilendiğinde iyi şans getiren sevecen bir kuş olarak görmeyi tercih ediyorum.

Çiğdem'in Hayali Sardunyalı Penceresi




Sardunya... Dünyanın en cefakar çiçeği... Onu her yerde, tüm iklimlerde görebilmeniz ve her defasında başka bir entariyle bulmanız mümkün: Pembe, sarı, turuncu, kırmızı, mor, hatta mavi. Çok sade olmasına rağmen bulunduğu ortama bambaşka bir hava katar, insanın içini açar. Bir yandan çok asil, bir yandan da mütevazi bakar. Psikolojik açıdan bakarsak -bakmadan yapamıyorum :)- kim bilir kendimle özdeşleştirdiğim yanlar buluyorum belki, belki geçmişe ve geleceğe dair güzel şeyler çağrıştırıyor... Benim bütün şarkılarım, hayallerim, şiirlerim sardunyalıdır. Ve bir sardunyalı pencereden dünyaya bakmak, en güzel hayalleri anlatan tatlı bir Akdeniz ezgisidir...