Banliyö treninde küçük çocuklar selpak satıyor. Ramazan olduğu için su satmaktan çekiniyorlar sanırım. Şimdi o çekik gözlü, çilli, ince sesli çocuk önümde durup güç bela bir selpak çıkardı poşetinden. "Dersane param abla, dersane param." dedi, gözümün içine baktı. Almayacağım anlamına gelen bir baş hareketi yaptım, arkadaki yolcuların tarafına gitti belki alırlar umuduyla.
Nasıl ezilerek söylüyordu: "Dersane param." Oysa onun mu ezilmesi gerekiyordu; yoksa çocuğun bu tehlikeli yollarda, kim bilir ne maceralara yol açacak bu işi yapmasına sebep olanlar mı?
Çalışıyordu işte. Belki de dünyanın en onurlu işini yapıyordu. Neden almamıştım selpağını? Dilenmiyordu ki... Çocuk gururuyla ve insanların da yanlış tepkilerinden korkarak biraz, rahatsızlık verici bir şey yaptığını sanıyordu: Sesini daha da incelterek "Dersane param." diyordu.
Oysa ben değil miydim sokakta çalışan çocuklar için projeler yazıp çizen, onlar için üzülen, bir şeyler yapmaya göz karartan? Peki, şimdi, bu çocuğun ihtiyacı olan şeyi ondan daha mı iyi biliyordum?
İşte yine karşımda, aklımdan geçeni okur gibi "Vereyim mi abla?" diyor. Saniyeler içinde beynimden geçen tüm bu düşüncelerin ağırlığı altında, elimle yanıma oturmasını işaret ederken bir yandan da küçük çantamdan para çıkarmaya uğraşıyorum. Geliyor, yanıma oturuyor. "Gerçekten dersane paran mı?" diyorum. Cevap veriyor: "Evet.". "Kaça gidiyorsun?", "7'ye abla.". "Aferin sana."
Bu sırada paramı çıkarıyorum, bir lirasını uzatıyorum. Bir lira bir selpak için fazla geliyor, "Bir tane daha vereyim abla." diyor. Alıyorum selpakları, çantama koyuyorum. Karşımda minnetle teşekkür ediyor.
Ben başımı pencereye dayayıp bu düşünceler içinde kaybolup yazma isteğiyle dolup taşarken o, vagonun diğer kısmına, elinde kalan selpakları bitirmek ümidiyle yürüyor. Bir yandan da tiz sesini daha da incelterek, "Dersane param." diyor!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder