26 Temmuz 2010 Pazartesi

Benim de Artık Bir 'Blog'um Var! :)

Senelerdir, evet seneler oldu, hep bir blog sayfam olsun, böyle arada bir bana sağdan sağdan gelenleri sevgili okuyucularımla yavaştan paylaşmayı çok istedim. Bu isteğimi de sevgilim olacak şahsiyete bir ipucu olarak vermeme rağmen, kendisi çok ince bir insan olması münasebetiyle bir türlü hazırlayıp da bana hediye edemediğinden, dayanamadım, "Tek taşımı kendim almadım belki ama kendi blogumu kendim kurabilirim. Hadi Çikocuum, yapabilirsin." dedim kendime ve hemen harekete geçtim. Tembel tembel oturmayı özlediğim bugünlerde de bunu, vantilatörün önünde, cancazım kardeşimle ve de zevkle, pinekleyerek yaptım. İşte bu heyecanlı ve eğlenceli sürecin sonunda -bir belediye başkanı edasıyla söylüyorum bunu, hissettiniz değil mi :) - benim de pembeli-mavili, sardunyalı-şiirli bir blogum var artık. Hadi bakalım, ilk yazmayı öğrendiğimden beri doldurduğum binlerce defterden sonra burda neler birikecek görelim. Sevgilerle...

Uyarlama :)














                                                                   ofancıııım seni ben
                                                                 çiçeklerden yemişten
                                                                 sarı saçlı bebeğimden
                                                                canımdan çok severim

                                                               gitme hep yanımda kal
                                                                    beni kollarına al
                                                              pembe gülden daha al:)
                                                                yanağından öperim :))

Derinlemesine

 
Banliyö treninde küçük çocuklar selpak satıyor. Ramazan olduğu için su satmaktan çekiniyorlar sanırım. Şimdi o çekik gözlü, çilli, ince sesli çocuk önümde durup güç bela bir selpak çıkardı poşetinden. "Dersane param abla, dersane param." dedi, gözümün içine baktı. Almayacağım anlamına gelen bir baş hareketi yaptım, arkadaki yolcuların tarafına gitti belki alırlar umuduyla.
Nasıl ezilerek söylüyordu: "Dersane param." Oysa onun mu ezilmesi gerekiyordu; yoksa çocuğun bu tehlikeli yollarda, kim bilir ne maceralara yol açacak bu işi yapmasına sebep olanlar mı?

Çalışıyordu işte. Belki de dünyanın en onurlu işini yapıyordu. Neden almamıştım selpağını? Dilenmiyordu ki... Çocuk gururuyla ve insanların da yanlış tepkilerinden korkarak biraz, rahatsızlık verici bir şey yaptığını sanıyordu: Sesini daha da incelterek "Dersane param." diyordu.

Oysa ben değil miydim sokakta çalışan çocuklar için projeler yazıp çizen, onlar için üzülen, bir şeyler yapmaya göz karartan? Peki, şimdi, bu çocuğun ihtiyacı olan şeyi ondan daha mı iyi biliyordum?

İşte yine karşımda, aklımdan geçeni okur gibi "Vereyim mi abla?" diyor. Saniyeler içinde beynimden geçen tüm bu düşüncelerin ağırlığı altında, elimle yanıma oturmasını işaret ederken bir yandan da küçük çantamdan para çıkarmaya uğraşıyorum. Geliyor, yanıma oturuyor. "Gerçekten dersane paran mı?" diyorum. Cevap veriyor: "Evet.". "Kaça gidiyorsun?", "7'ye abla.". "Aferin sana."

Bu sırada paramı çıkarıyorum, bir lirasını uzatıyorum. Bir lira bir selpak için fazla geliyor, "Bir tane daha vereyim abla." diyor. Alıyorum selpakları, çantama koyuyorum. Karşımda minnetle teşekkür ediyor.

Ben başımı pencereye dayayıp bu düşünceler içinde kaybolup yazma isteğiyle dolup taşarken o, vagonun diğer kısmına, elinde kalan selpakları bitirmek ümidiyle yürüyor. Bir yandan da tiz sesini daha da incelterek, "Dersane param." diyor!

Evlilik Aşkı...

Bir tutturmuşlar, "Evlilik, aşkı öldürür."! Yahu, gerçekten evlilik midir aşkı öldüren, yoksa bunu söyleyen dilin, dünyanın en ruhsuz cümlesine inanan kalbin/ beynin mi?
Üniversite yıllarındayken -uzun zaman geçmiş gibi hissediyorum.- İbrahim Yıldırım Hocamız evliliklerden ve aileden bahsederdi. "Alın sevdiceğinizi, konuşun." derdi. "Bazen görüyorum, çimlerde oturuyorsunuz, dizine yatmış, sohbet ediyorsunuz. Gülümseyerek bakıyorum ve ne konuştuğunuzu çok merak ediyorum. havadan- sudan, facebooktan, alışverişten bahsetmek yerine gelecek hedeflerinizi sorun birbirinize. İlkelerinizi, kendinizi nasıl gördüğünüzü/ görmek istediğinizi, evlilikten ne anlayıp beklediğinizi..." İşte, evliliğin fütursuzca aşkı öldürdüğünü savunanlara bir çırpıda, "Bunları yaptınızı mı evlenmeden önce?" diye sormak istiyorum! Sevgi mesajları çekmek, sinemaya gitmek, öpüşmek, naz etmek dışında geleceğe, evliliğinize dair konuştunuz mu?

Peki, siz hiç düşündünüz mü evlenmeden önce: "Ben" evlilikten ne bekliyorum!

Bazen, kendimizin bile farkında olmadığımız şeyleri karşımızdakinden bekleriz bilinçsizce. Onun eksikliğini yaşadığımızda fark ederiz ancak eksikliğini. Öyleyse, neden her zaman bu boşluk duygusunu yaşamayı bekliyoruz? Kendimizi ne kadar tanıyoruz?

Evlilikten ne beklediğinizi konuştunuz mu diyorum. Ama bunu, o duygusuz cümledeki "evlillik" kelimesinin anlamıyla kullanmıyorum. Mobilyalardan, altınlardan, paradan değil kastım yani. Evleneceksiniz de ne olacak? Ne için istiyorsunuz bunu? "Sevdiğim için, düzen için" gibi soyut cevaplar da değil beklediğim. Somut olarak hangi değişimi düşlüyorsunuz? Birbirinizin hayatında nerelerde duracaksınız? Nerelerde müdahale hakkı verip/ alıp nerlerde "mahremim" diyebileceksiniz? Gelecekte kendinizi nerede, nasıl görüyorsunuz?

Merak ettiğiniz, aslında içinizi kemiren ve hatta heyecanlandıran, belki henüz fark edememiş olduğunuz, ama evliliğinizin aşkınızın katili olmasını engelleyecek soruları bulun ve birbirinize sorun. Sorun ki bilin. Seneler geçtikçe evlilik yıldönümünüzün üzerinden (evliliğinizin değil ha) siz de o katı cümleyi inanarak söyleyebilen katı yüreklerden olmayın!

Kargalaaar: Sevdiğim ooo(l)! :)
















Beğenmediği-n-iz kargalar bile bizden daha sosyal, yardımsever ve evlilik ustaları. İşte kanıtı:

Kargalar doğada oldukça sosyallerdir. Kendi türleriyle etkileşim içinde olmak (ya da birbirlerini etkilemek) onlar için çok önemlidir. Erkek kargalar arzu ettikleri dişiye kur yaparlar. Erkek dişiyi elde etmek için tüylerini kabartır, kasıla kasıla yürür, dişinin yakınında uçar. Bir kez çiftleşti mi, bu ömür boyu devam eder. Kargalar yalnızca kendi ailelerini savunmak ve korumakla kalmaz, ayrıca diğer kargaların da yardıma ihtiyaç duymaları ya da tehlike içinde olmaları durumunda yardıma gelirler. Kargalar işbirlikçi hayvanlardır. Her iki ebeveyn karga da yumurtaların üzerine oturur. Ailenin her üyesi yavruların bakımında yardım eder. Yuvalama dönemi gelince genç kuşlar anne babalarına, yuvalama materyalleri bulmaya yardım ederler. Anne karga yuvalama materyallerini rahat ve yumuşak bir yuvaya dönüştürür. Kuluçkadaki yumurtaların sayısı genellikle 4 ile 6’dır.
Kargalar oyunbazdır: Neden tavşanlara tuzak kuramadığını düşünen fakat gerçekte bunu kargalar üzerinde deneyen bir adamla ilgili. Adam ve arkadaşları sık sık kargalara ateş ederler fakat çok az başarı elde ederlerdi ( Kargaların itinayla hazırlanmış takım koruma sistemleri vardır). Böylece, günün birinde adam onları korkutacak bir planla çıkageldi. Yere çok büyük aynalar yerleştirecekler ve böylece kargalar kendi yansımalarını aynada görecekler ve kendi görüntülerinden korkacaklardı. Aslında kargalar aynalar için oldukça meraklandılar. Fakat daha sonra alışılmadık bir biçimde ,teker teker, aynaların tüm yüzeyini kaplayacak şekilde dışkılarını bırakarak bir geçiş yaptılar. Tüneklerinin yanına doğru ilerlediler ve maskaralık yaparak deli gibi bağırdılar. Doğal olarak neden birisinin kargayı ya da kuzgunu kendine arkadaş olarak seçmekten kaçındığını anlayabiliyorum. Bu kadar zeki, marifetli, koruyucu, maceracı ve bir sürü ilgi çekici oyun özelliklerine rağmen, güven/korku meselesi ilişkiyi alt üst edebiliyor. Fakat ben kuşları aile ve arkadaş ile uyumlu görmeyi tercih ediyorum. Ben onları esnek, uyumlu ve zekayı teşvik eden kuşlar olarak görüyorum. Ben onların susuzluğu her zaman bir içgüdü olarak algılamalarını ve her zaman çıkarlarına ve verimliliklerine uyan yeni şeyleri test etmelerini beğeniyorum. Ve ben kuzgunu, Alaskalıların düşündükleri gibi, ihtiyaç duyulduğunda ve dilendiğinde iyi şans getiren sevecen bir kuş olarak görmeyi tercih ediyorum.

Çiğdem'in Hayali Sardunyalı Penceresi




Sardunya... Dünyanın en cefakar çiçeği... Onu her yerde, tüm iklimlerde görebilmeniz ve her defasında başka bir entariyle bulmanız mümkün: Pembe, sarı, turuncu, kırmızı, mor, hatta mavi. Çok sade olmasına rağmen bulunduğu ortama bambaşka bir hava katar, insanın içini açar. Bir yandan çok asil, bir yandan da mütevazi bakar. Psikolojik açıdan bakarsak -bakmadan yapamıyorum :)- kim bilir kendimle özdeşleştirdiğim yanlar buluyorum belki, belki geçmişe ve geleceğe dair güzel şeyler çağrıştırıyor... Benim bütün şarkılarım, hayallerim, şiirlerim sardunyalıdır. Ve bir sardunyalı pencereden dünyaya bakmak, en güzel hayalleri anlatan tatlı bir Akdeniz ezgisidir...