Etrafında sadece Tanrı’nın ve kendisinin görebildiği ruhani bir çerçeve vardı sanki bu sabah. Bu çerçevenin içinden dünyayı izliyor, insanlarla konuşuyor, gülüyordu. Etrafı aynalarla çevrilmişti; kimsenin göremediği yalıtkan duvarlar yüzünden cümleleri dünyaya ulaşmadan kulaklarında patlıyordu. Tek bir sözüyle tüm ülkeyi etkileyebilecek kudretteydi, ama şimdi sesini sadece kendi işitiyordu.
Gösterişli ofisinden içeri girdiğinde misafir sandalyelerinde oturan gran tuvalet giyinmiş iki adamın ayağa kalkarak o her zamanki pişkin, samimiyetten uzak gülüşünü gördü. Nedense bunu bugün ilk kez fark etti: aynadaki adamın dudakları da geriliyordu. Midesi bulandı. Karşısında ayakta durup ceketinin önünü elleriyle kapamaya çalışan ama Türk göbekleri buna izin vermeyen adamların dudak kıpırtılarını görüyor, ama sadece kendi nefesini hissediyordu. Onlara gülümseyip “Tamam.” dedi. Adamlar biraz bekledikten sonra yüzlerinde şaşkın bir ifadeyle odadan çıktı. Kendisi de ne olduğunu merak etmişti, ama adamlar görüş alanından çıkar çıkmaz unuttu bile. Şimdi kocaman odada o çerçeve, aynalar ve sadece kendisi vardı. Sekreterini arayıp kimseyle görüşmeyeceğini söyledi, sekreter cevap vermeden kapattı ahizeyi. Kim bilir, belki yanıtlamıştı, bilemezdi.
İçinde önemli bir randevuya yetişme telaşına benzeyen, bir şeyi unutmuş gibi bu belirsiz his onu rahatsız ediyordu. Biri dört bir yandan onu izliyordu. Her yerde o gözler: etrafındaki çizgiler bir şeyler anlatıyordu ve onun anlamasını bekliyordu sanki.
Bedenini çok uzak hissetti bir anda. Kendine dışarıdan bakabiliyordu. Devasa krem rengi koltuğunda, bir çuval gibi yığılıp kalmıştı. Gözleri boş, anlamsızca önüne bakıyordu, kolları iki yana düşmüştü. Kulakları dikilmişti sadece. Bilmediği bir yerden anlamlandıramadığı sesler bir şeyler söylemeye çalışıyordu.
…
Bir koşturmacaydı gidiyordu hayat. Her şeye sahipti, ne dese anında oluyordu. Ama derin bir boşluk vardı yüreğinde. Sabah kalkıyor; kocasıyla kısa- sessiz bir kahvaltı yapıyor; alışılagelmiş bir ayin gibi öperek onu yolcu ediyor; pahalı mobilyalar, nerden geldiğini bile hatırlamadığı türlü yiyecekler, geçen müzayedede bilmem kaç yüz bin euroya aldığı tablonun da asılı olduğu duvarlarla baş başa kalıyordu. Tüm gün, bütün dünya onundu. Ama yüreğindeki kara delik dolmuyordu!
Oysa kocasına yalvarıyordu; istemiyorum bu pahalı mücevherleri, evleri, otomobilleri; heyecanlandığında elini tutmak, ağlamak istediğimde omzuna yaslanmak, özlediğimde sıcağını hissetmeyi özlüyorum. Ama ne yapsındı kocası; onlar için çabalıyordu o da işte, hatta bütün ülke için, insanlık için! O da üzülüyordu hem bu konuşmalar olunca, artık sussa iyi olacaktı. İşte şimdi o da çiçeklere anlatıyordu hayalindeki ahşap, yeşillikler içindeki küçük evi. Kocası apar topar çıkıp şehrin –hatta ülkenin- en mühim, en güvenli binasına işine gitmişti. Şu anda odasında, birazdan gireceği o önemli toplantıya hazırlanıyor olmalıydı.
…
Gaipten bir ses duyuyorum, diye korktu adam. Ruhu gökyüzünden onu izliyordu sanki. Bu dünyada hayatının hesabını veriyordu kendine. Ne yapıyordu bu odada, yapayalnız? Seneler önce mütevazi hayatında bin bir güçlükle de olsa tutabildiği o küçük, sıcak el neredeydi şimdi? Bu etrafındaki kalın, aşılmaz duvarlar da beyin nesiydi? Ne zaman belirginleşmişti bu çizgiler ve o hangi alemdeydi tüm bunlar olurken? Gözlerinin içinde gördüğü bu yabancı da kimdi?
Ağlıyordu şimdi, tutamıyordu içini. Bildiği her şey; evren ruh, insanlar, bulutlar: her şey işte, parçalanmış, yorgun ayaklarının önünde tuz buz, öylece duruyordu. Beyniyle gözyaşları yarışıyor gibiydi. Karısı, çocukları geçiyordu gözlerinin önünden. Ona kızıyorlar, onunla birlikte ağlıyorlar, ağlıyorlardı. Hepsi aynı anda konuşuyordu. İş koltuğunda değil de sinema koltuğunda gibiydi. Çocuğunu en son öptüğü zaman, kızının mezuniyetinde yanında olamayışı, karısının doğumuna yetişmesini engelleyen başkentteki lüks otelin açılışını izliyordu şimdi. Sesini kontrol edemiyordu. Durmadan özür diliyordu.
…
Bu sırada kadın, gözleri uzaklara dalmış; boynunu büküp onu dinlercesine yüzüne bakan, pembe- sarı çiçeğiyle konuşuyordu.
Çiğdem DEMİR
08.01.2010 17.?
“Aras Ören- Şansölyenin Gözüyle” etkisiyle