24 Ekim 2011 Pazartesi

Çocuğum!


Bu katı kalplerimizle nereye gidiyoruz biz böyle...

Hastanenin kapısında elinde eski tip bir telefon, bilinçsizce sağa sola gidip sonunda olduğu yere çöküp bağıra bağıra ağlayan yalnız kadın gitmiyor gözlerimin önünden. Üstü başı perişan, kendi perişan, belli vardı bir derdi. 40- 45 yaşlarında yanık tenli Anadolu kadınıydı işte. Ama kimse dönüp de sormuyordu bile ne oldu diye. Elimde yola gideceğimden hazır valizim, yolun karşısındaki teyzeye bakakaldım. Kısa şoku atlattıktan sonra atladım yola: "Neyin var teyze, ne oldu?" Ellerini ellerimin içine aldım, ne çok ihtiyacı vardı o anda buna. "Çocuğum, çocuğum." dedi içleri yakan bir sesle. "Ne oldu teyze çocuğuna, söyle de yardım edelim.", "Sara nöbeti geçiriyor, yoğun bakımda, çıkmayabilir, çok kötü, hazır olun diyorlar. Çocuğum, gitti çocuğum!" diye dayanılmaz bir şekilde bağıra bağıra ağladı. Sarıldım, "Allah'a dua et, iyileşsin inşallah." dedim. Çocuğu ölmek üzere olan ve içleri dağlayan bir sesle ağlayan bir anneye başka ne denebilirdi ki! Biraz ağladı, "Hadi, biraz sakinleş, yakınlarını arayalım." dedim, ama bilinci bir türlü yerine gelmiyordu. Arada bir oturduğu yerden kalkıyor, yine bir sağa bir sola gidiyor, duvar diplerine, kaldırım taşlarına oturup ağlıyordu. Benim yanına gitmemden cesaret bulan birkaç tane -ama çok değil!- vicdanlı vatandaş, aldı teyzeyi yoğun bakıma yakın bir yere götürüp, yakınlarını aramaya çalıştı. Arkalarında ayakta durmakta güçlük çeken kadının acı çığlıkları duyuluyordu. Diğer insanlarsa otobüs kuyruğunda, bir insana merhem olmak yerine sıradan hayatlarına dönmek için acele ediyorlardı! 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder